26 Haziran 2010 Cumartesi

Telifsiz Bir Dünya...

Telif hakları ve temellük ile ilgili özellikle RIAA, MPAA gibi kurumların özellikle Amerikan hükümeti üzerindeki yaptırımı ve rant uğruna kendi çıkarlarına uygun DCMA ve ACTA gibi anlaşmaları kabul ettirebilmesi OSNews'te çıkan 12 Mart 2010'da çıkan bir haberde çok açık bir şekilde belli oluyor. Haberde özetle Obama Amerikan hükümetinin, mülkiyet haklarını savunmak ve Amerikalı teknoloji ve endüstri şirketleri tarafından üretilen teknolojinin daha ucuza üretilmesi ve dağıtılmasını engellemek için çalışacağını belirtiyor. RIAA zamanında p2p ağlarda müzik paylaşan bir çok kullanıcıya milyon dolarlık davalar açan (ve açmaya devam eden) bir kurum ve sadece Amerika'da değil neredeyse bütün dünya'da müzik endüstrisinin tekeli denilebilir. Ayrıca bu kurumların baskısıyla çıkartılan yasalar sadece Birleşik Devletler içinde geçerli olması gerekirken DMCA 2001 yılında mülkiyet ve kullanım haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Rusya'da çalışan Dmitry Skylyarov'u tutuklamış ve çalıştığı Rus firma Elcomsoft'a da dava açmış.

Haberde de belirttiği gibi (özellikle Amerikalı) tüketiciler satın aldıkları ürünlere tam anlamıyla sahip olmuş olmuyorlar. Amerikan hükümetinde güç ve iktidar sahibi şirketler ve tüzel kişilikler geliştirdikleri teknolojileri tescillemek adına vatandaşların haklarına ve özgürlük alanlarına müdahalede bulunabiliyorlar. Bu yasaların sadece Amerika içinde sınırlı kalmayacağı da Amerikan Başkanı Obama'nın açıklamalarından açıkça gözlemlenebiliyor.


Bundan üç yıl kadar önce
last.fm Amerikalı medya kuruluşu CBS'e satlıdığında iki önemli dedikodu gündemi meşgul etti. Bunlardan bir tanesi CBS'in last.fm'in sahip olduğu teknolojinin peşinde olduğu. Bir diğeri ise U2'nun geçen sene çıkan yeni albümünün resmi çıkış tarihinden önce internette korsan olarak yayılması üzerine last.fm'de bu albümü dinlemiş olan dinleyicilerin detaylı bilgilerini RIAA'yla paylaşması. last.fm de, CBS de bu iddiaları yalanlasa da ortada belirsiz bir durum olduğu en azından cnet ve TechCrunch haber sitelerinde yayınlanan haberlerden anlaşılabiliyor. TechCrunch'taki haberde, last.fm yetkilileri RIAA ile bağlantıları red etse de anlaşmalı olduğu ve web sitesinde yayın hakları ile ilgili anlaşması bulunan plak şirketleriyle kullanıcıların gördüklerinden biraz daha detaylalı bilgi paylaştıkarını kabul ediyorlar. Fakat IP adresleri ve e-mail gibi spesifik bilgileri bu olay özelinde paylaşmadığını söylese de bu bilgilere ulaşabildiğini ve bir şekilde kullandığını red etmiyor. Öte yandan plak şirketleriyle paylaşılan bilgilerin yine plak şirketleri tarafından nasıl kullanıldığına dair bir açıklama yapılmamış. Plak şirketlerinin sahip olduğu last.fm tarafından paylaşılan bilgileri RIAA ile paylaşması sonucu; web sitesinin kendi veri tabanındaki kadar kolay olmasa da kaçak müzik indiren ve dinleyen kullanıcıların tespit edilmesi için kullanılabilmesi olanaksız değil. Bu konuda plak şirketleriyle paylaşılan bilgilerinin kullanımıyla ilgili bir anlaşmaya yönelik bilgi bulunmuyor.

cnet'teki haberdeyse CBS'in
last.fm'in sahip olduğu teknolojiyi kendi alt yapısına adapte etmek istediğine dair bir iddia bulunuyor. TechCrunch'taki belirsizlik bu haberde de hakim. Eğer CBS last.fm'in sahip olduğu teknolojiyi kendi alt yapısına adapte edecek olursa OSNews'de yayınlanan haberin sonundaki üzücü yorum gerçek olmaktan çok uzak değil.

Kasım 2009'da
Express'te yayınlanan Koray Löker'in röportajında Burak Arıkan last.fm, facebook vb. sitelerde kullanıcıların her eyleminin bir değer yarattığına ve bu bilgilerin şirketlerle paylaşılmasının onların ticari stratejilerini etkileyebileceğine değiniyor. Bu da ciddi bir kullanıcı emeği sömürüsü olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. Fakat sosyal ağlarda bu sömürü (hemen hemen hiç kimse tarafından okunmayan) sanal kullanıcı anlaşmalarıyla (Terms of Use vb.) meşrulaştırılıyor. CBS ve Microsoft gibi şirketlerin son zamanlarda sosyal ağlara yaptıkları yatırımları, oradan edindikleri malumatı pazarlayarak fazlasıyla çıkardıkları söylenebilir. Üstelik bu tip yazılım, medya vb. endüstrilerin devleri olan şirketler ACTA ve DCMA gibi anlaşmaları da destekleyerek sosyal ağlarda paylaşılabilecek içeriğin de denetimini sağlayabiliyorlar.

ACTA şimdilik Avrupa için bir tehdit olmasa da USPTO'nun Amazon'un "
tek tık sistemi"nin patentini onaylaması diğer e-ticaret siteleri için saçma bir yöntem izleme zorunluluğu doğuruyor. Ayrıca ACTA'nın kabulu sınır memurlarına keyfi bir şekilde ABD'ye giriş yapan herkesin yanında bulundurduğu elektronik aygıtlarının içeriğini kontrol edebilme hakkı tanıdığı gibi, İnternet Servis Sağlayıcılarından internet bağlantısının kesilmesine kadar birçok kişisel hak ve özgürlük alanlarına açıkça müdahele edebilme hakkı tanıyor. ACTA kapsamında tartışılan korsana ve izinsiz kopyalama ve paylaşıma karşı alınabilecek önlemler arasında, yazılabilir CD/DVD üretimini kısıtlamak ve denetlemek, hatta bunlara kullanıcının haberi olmadan bilgisayara yüklenecek casus yazılımlar yerleştirmek gibi uç noktada kabul edilecek önlemler bulunuyor. Express'teki habere göre ACTA'ya dahil olan ülkeler "suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur" ilkesine sadık kalacağını söylese de bu konuda bazı üzerinde konuşulan konular ve toplantıların bir ay öncesine kadar şeffaflıktan uzak olması bazı şüpheler uyandırıyor. Bir ay önce açıklanan taslak da ne yazık ki bu şüpheleri geçirecek nitelikte değil.

Tabii ki aslında durum bu kadar karamsar değil.
Creative Commons, Art Libre, Free Software Foundation (FSF) gibi bir çok kurum ve kuruluş lisans, telif, mülkiyet hakkı vb. konularda daha adil ve yasal paylaşımların ve kollektif bir bilinç oluşturmanın peşinde. Bu tarz daha yasal yollardan uğraş veren kurumların yanında kültürel terörizm, siber terörizm, hacktivism (hacking yoluyla aktivizm), onilne ve offline yollarla gerilla eylemler düzenleyen daha çok korsan diye tabir edilebilecek gruplar ve bireyler de mevcut. Bunlara örnek olarak ®™ark, Heath Bunting (irational.org), Affinity Project bunlardan bazıları. Ayrıca lisans davalarıyla başını beladan kurtaramayan The Pirate Bay, eskisi kadar olmasa da korsan dağıtım ve paylaşım konusunda oldukça aktif bir web-sitesi. Çıkış noktaları farklı gözükse de bence bu organizasyonlar, kişiler ve gruplar toplumda çok önemli bir tetikleme sistemi oluşturuyorlar. Neo-liberal politika ve ekonomilerin kendi içindeki çelişkilerden faydalanarak toplumsal kollektif yaratıcılığı destekleyerek üretimin (ve aynı zamanda tüketimin) daha demokratik ve eşitlikçi bir şekilde dağılmasını ve gelişmesini sağlıyorlar.

Özellikle Amerika'da anayasa ve hükümet tarafından "birey" olarak kabul edilen ve korunan şirketler hiçbir ticari amacı olmadan çoğaltılan ve dağıtılan ürünlerini korumak için oldukça saldırgan tavırlar sergiliyorlar. Özellikle ACTA ve benzeri uluslararası anlaşmalarla gerçek bireylerin mahremiyet haklarını ihlalini meşrulaştırma çabasındalar. Bu eylemlerini gerçekleştirmekte de RIAA ve MPAA'in desteklediği CBS'in
last.fm'i satın alması gibi gelişmeler istedikleri bilgileri elde etmelerini kolaylaştırıyor. Yasalar tarafından korunan kendi mahremiyetleri onların "mağdur" durumuna düşmesine neden oluyor. Bahsettiğim kişiler ve gruplar bu tarz denetlemelere ve şirket baskısına karşı farklı stratejilerle sosyal ağlar ya da internet aracılığıyla örgütleyici ilişkiler kurarak sistemin içinde direniş alanları oluşturmaya çalışıyorlar. Heath Bunting'in DIY Net.Radio Guide'ı, ®™ark'ın Barbie Liberation Organization'ı bu tarz direniş ve tepkilere örnek oluşturacak eylemler. Böyle örgütlenmelerin yanında daha kendinden ve otonom denilebilecek oldukça basit yöntemler de hem şirketlerin hem de RIAA ve MPAA gibi kurumların korsan eylemleri ve dosyaları takip etmesini zorlaştırabiliyor. Mesela mp3'lerin takibini sağlayan ID3 tagları her kullanıcı tarafından rahatlıkla değiştirilerek kolayca hacklenebilme imkanı sunuyor. Böylece hem internete upload edilen dosyalar hem de sosyal paylaşım ağlarında paylaşılan bu dosyaların kullanımı "suç" teşkil etmeyecek şekilde modifiye edilebiliyor.

Son zamanlarda telif ile ilgili üretilmiş projeler arasında oldukça etkileyici bulduğum bir proje de The Droplift Project. Projenin nasıl işlediğini basitçe anlatmak gerekirse İngilizce'de "shoplifting" diye geçen olayın tam tersi. Yani bir mağazaya girip gizlice mağazadan birşey kaçırmak yerine mağaza gidip gizlice birşey brakarak mağazanın onu satmasını sağlıyorsunuz. Peki elinize ne geçiyor? Kimseye faydası yokmuş gibi gözüken bu olay aslında çok minik ama bence bir o kadar da önemli bir etki barındırıyor. Bilindiği gibi özellikle imge ve görseller üzerinden sanat piyasasında oldukça tartışılan bir mevzu, daha önce yapılmış işlerin kopyalanması, çoğaltılması, değiştirilerek yeniden kullanılması. Geriye dönüp baktığımızda Sherrie Levine'ın Walker Evans'ın fotoğraflarını bir sergisinin katalogundan fotoğraflayarak çoğalttığı ve Michael Mandiberg'in ise bu işleri tarayıcıdan geçirip sanal ortama aktarıp dağıtması temellük ve otantisite ile ilgili algılarımızı iyice allak bullak eden işler. Ülkemizde ise Serkan Özkaya'nın bu tarz işlere yöneldiğini gözlemleyebiliyoruz. Fakat müzik piyasasında durum biraz daha farklı. Aslına bakılırsa Sanat gibi oldukça fazla miktarda paranın döndüğü ve çok ciddi rakamların gündemde olduğu bir ticari ortamda telif, lisans mevzuları bu kadar irdelenerek delik deşik edilebiliyorken müzik endüstrisinde kuralların bu kadar katı olması da enteresan. The Droplift Project işte tam burada devreye giriyor. Hazır nesnelerden üretilen sanat eserleri ile hazır seslerden (radyodan, televizyondan ve benzeri mecralardan kaydedilmiş) üretilmiş müzik arasındaki sınırı bulandırmanın yanında böyle müziklerden oluşan bir CD'yi büyük dağıtım noktalarına gizlice bırakarak bunların telif ile sıkı sıkı korunan ve buralara ürün veren hiçbir plak şirketinin kesinlikle kabul etmeyeceği bir ürünü satmalarını sağlıyor. Aslında bu yapılanın bir suç olmamasına rağmen (Telif yasasının adil kullanım hakları hükmüne göre) müzik endüstrisi yine de bu tarz işler için suç duyurusunda bulunabiliyor.

Bence bu projenin diğer bir önemli yanı ise benim her zaman olumlu yönünden görmeye çalıştığım internetin toplumu demokratikleştirmesi ve yukarıda da belirttiğim gibi yaratıcılığı, örgütlenmeyi tetikleyerek daha eşitlikçi bir toplum yapısı oluşturabilme kapasitesinin ortaya çıkması. The Droplift Project sadece CD'de eserleri bulunan sanatçıların değil CD'yi dağıtan dinleyen herkesin ortak bir projesi haline geliyor. Katılımcı sayısı arttıkça, daha çok mağazada kaçak CD satıldıkça, last.fm'de daha çok skroplandıkça telif yanlısı büyük şirketlerin ördüğü duvardan bir tuğla daha eksiliyor demektir.

0 yorum: