13 Ocak 2009 Salı

Martin Parr ve Michael Cogliantry

Takip ettiğim bloglarda uzun zamandır çok ilgimi çeken ve üzerinde bir şeyler yazma isteği uyandıracak işler yakalayamıyordum. Şansıma bugün 2 tane çıktı.

Üzerinde ilk bir çif laf etmek istediğim fotoğrafçılardan bir tanesi Martin Parr. Etrafta isimli blog'da gördüm işlerini.




"İngiliz orta-sınıfı’nın son 15-20 yıl içindeki zenginleşme süreci, buna bağlı ortaya çıkan sonradan-görmecilik ve benzer konuları üzerinde çalışan örnek-alınacak-sanatçı olarak düşündüğüm Martin Parr’dan bazı seçmeler. Bir süre önce Santral İstanbul’da sergisi vardı ama burada bahsetmeyi unuttuk galiba." (Etrafta'dan alıntıdır)

Ne yazık ki Santral İstanbul'daki sergiden haberim olmadı ve gidemedim.

Etrafta'da fotoğrafları gördükten sonra hızlıca websitesindeki işlere de bir göz attım. İşlerindeki toplumsal, sınıfsal boyutun ötesinde Parr'da dikkatimi çeken bir Magnum fotorafçısı olmasına rağmen alışılagelmiş bir Magnum fotoğrafçısı estetiği olmaması fotoğraflarında. Daha çok seçtiği konulardaki kusurları ve dejenerasyonu "bir mecra olarak fotoğraf"ı kullanarak yansıtması ve aşırı bir estetizasyona kaçmamış olması benim en dikkatimi çeken özelliklerden biriydi fotoğraflarda. Baktığım fotoğraflarda normalde bir fotoğrafta çok da fazla istenmeyen titremeler, ışık patlamaları, flaş kullanımıçok geleneksel sayılmaz bence.

Bu serinin özeline inecek olursak kamusal alanda belli bir sınıfın kolektif bir tavrını belgelemeyi amaçlamış. Fotoğraflar bence oldukça iğrenç ama bir yandan o kadar da naif. Etrafta'dan aldığım yazıda söyleği gibi giderek zenginleşen bir orta sınıfın sonradan görmeliğinin iticiliğini ortaya koyuyor. Tabi ki fotoğrafı çeken göz için. Fakat tabi ki bu fotoğrafa bakana da çirkin gözüküyor. Eminim burada fotoğrafı çekilen insanların bir çoğu kendilerini bu halde görseler "biz bu kadar vulgar mıyız" diye itiraz ederler.

Benim bu seride hissettiğim fotoğrafçının bu sonradan görme insanların kamusal alanda hem birbirlerine hem de paylaştıkları yaşama alanındaki diğer sınıftan olan insanlara olan karşı saygısızlığına onların mahremiyetlerine bir saldırı olarak fotoğraf eylemini kullanması. Ve fotoğraf makinasını bir iktidar aracı olarak kullanıp kendi bakışını bu fotoğrafları izleyen izleyici üzerinde iktidar kurmak üzere kullanması.

Michael Cogliantry'ye gelince... kendisinin işlerini WhoKilledBambi isimli blogda gördüm. bakınız:



Cogliantry'nin fotoğraflarında ise açıkça şiddet, korku ve tabi ki FPS diye sınıflandırılan bilgiayar oyunlarına gönderme var. Fakat burada seçilen konunun ötesinde fotoğrafçının fotoğraf dediğimiz mecranın özelliklerinden bu konuyu işlerken nasıl faydalandığının üzerinde durmaı tercih edeceğim. Zaten görüntü ve göstergelerden fotoğrafçının ne anlattığı, neyi eleştirdiği açıkça belli. Sadece bunu yaparken neyi doğru yaptığına parmak basmak bana daha anlamlı geliyor.

Serinin adı "Hands Of The Killer" popüler kültür göndermesi oldukça fazla olan bir seri ve kavramdan çok göstergelere dayanan bir okuma gerektiren kurguda fotoğraflar çekilmiş. Bilgisayar oyunları ve korku filmlerine gönderme yaptığını söylememe ne kadar gerek var bilmiyorum ama söyledim işte. En azından günümüzde hiçbir şeye gönderme yapmayan ve çok kendi içine dönük ve bana kalırsa oldukça kiç (kitsch) yüzlerce fotoğraf, görüntüye rastladığımız internet ortamında -hatta bazen ne yazık ki müzelerde bile- arada bir bu tarz işlere rastlamak güzel.

Günlük hayattan oldukça alışık olduğumuz gerilim yaratan klişeleri kullanarak komik ve izlemesi eğlenceli durumlar yaratmış. Fotoğraflar da bu günlük estetiğe oldukça uygun. Fazla rötüşlanmamış ve belli olduğu kadarıyla abartılı bir rötüş ve post-prodüksyon aşamasından geçmemiş. Bu süreci okuyabilmek aynı zamanda izleyiciye fotoğrafçının kullandığı göstergeler ile yöntem arasındaki kontrastı gözlemleme şansı doğuruyor. Zaten bu sayede bir takım konvansiyonları yıkmış oluyor fotoğrafçı. Ki bence fotoğrafların başarısı ve çekiciliği de kesinlikle buradan geliyor.

2 yorum:

İrem dedi ki...

Şaka maka yazının tamamını okudum.

SemiGod dedi ki...

aslında o kadar uzun değil ya. fotoğraflardan öyle görüküyor =)